Çiftten Bir’e Atölyesi

Çiftten Bire İyileştirici ve Güçlendirici Çift Atölyesi İstanbul’da yeniden “Eğer,
İlişkiniz iyiyse ve ilişkinizi bambaşka ufuklara taşımak istiyorsanız,

İlişkiniz tatsız gidiyor, ayrılığa yaklaştığınızı hissediyor ve ilişkinize bir şans daha vermeye çalışıyorsanız,

Denediğiniz bütün yollara rağmen, ilişkinizdeki bazı şeylerin sorun olmasına engel olamıyorsanız,

Bir ebeveyn olarak, çocuklarınız için sağlıklı, besleyici, tatmin edici bir ortam oluşturmak istiyorsanız

Bu atölye sizler için hazırlandı!

Tarih: 16- 17 Mart 2019

Saat: 09.00-19.00

Eğitim Yeri: Daha sonra ilan edilecektir.

Ücret: 25 Şubat tarihine kadar yapılan erken kayıtlarda 850 TL, 25 Şubat tarihinden sonra yapılan kayıtlarda 1000 TL’dir.

Bilgi ve Kayıt: 0507 767 28 10

Bir katılımcı yorumu:

“Biz evliliğimizde sorun yaşadığımız bir dönem de tanıştık Ramazan beyle. Çift atölyesine (…) katılmak için karar verdim. Eşim biraz sıcak bakmadı. Ancak daha sonra benim de çekindiğim bazı konular oldu; toplu halde olacağız, bizden başkaları da olacak nasıl olur? gibi.. Sonra katıldık ve iki günün sonunda çok farklı ayrıldık ordan.
Atölyeye dair şunları söyleyebilirim: öncelikle kimse diğer bir çiftle ilgilenemiyor, hatta eşine bile yoğunlaşmaktan çok kendine dönüyor ben napıyorum? Nasıl bu evliliğe olumsuz katkıda bulunuyorum? gibi ve neden eşimin davranışları bana bunu hissettiriyor? Kendimizdeki yaralarımıza odaklanmak için büyük bir fırsat ve orda aynı zamanda eşimizin duygularını anlamaya odaklanıyoruz. Temelde sorumluluk alıyoruz ve payımızı görüyoruz.
Ramazan hocanın bahsettiği bir konu beni hep yaşadığım döngüsel kavgadan alıkoydu. “Ayrıldığınızda ve buluşup paylaşmadığınızda acıyı, kendi cehenneminizde kalıyorsunuz.”
İşte bu söz belki de en çok etkileyici olanıydı. Yani küstüğümüzde kavga ettiğimizde ve acıyı doğru şekilde paylaşmadığımızda kendi cehennemimizde yanıyorduk, bir türlü buluşamıyorduk. Çünkü her kavga da aslında kendimizle ilgili bir yara vardı ve bu bizim cehennemimiz oluyordu. Buluşmak ve acıya rağmen bir arada durmak yarayı iyileştirmek ve gelişmek için bir fırsattı.
Nasıl hangi sözlerle birbirimizin canını acıtacağını ve hangi sözlerle kırık kalbi onarabileceğimizi öğrendik. Koşulsuz kabul belki değil ama koşulsuz anlamanın yolunu farkettik. Neden evlendiğimizin yanıtını bulduk ve birlikte gelişmenin yolunu…
Sınanmış bir evliliğe sahip olduk.
Hiç sorun olmayacak diye bir şey yok ama en azından büyük tepkiler olmayacak ya da çözüm için gönüllü olacağız ve hem iyileşeceğiz hem bir arada kalacağız.
Atölyedeki müzikler, örnekler hocanın anlatımı ve yorumları da eşsizdi. Kendisine çok teşekkür ediyorum.
Bir çok çiftin katılıp kesinlikle şifa alması gerektiğini düşünüyorum bu atölyeden ve bir an önce daha fazla yaygınlaşmasını diliyorum.”
K. 27.

Çocuk Dünyası ve Çocuklar için İyileştirici Oyun Atölyesi

 

Ruhsal Ebeveynlik atölyesinin bir devamı niteliğinde olan, Çocuklara Oyun yoluyla yardım içerikli 1 günlük Çocuk Dünyası ve İyileştirici Oyunlar Atölyesi İstanbul’dan sonra şimdi Antalya’da…

Çocuk dünyasına inmeyi ve oyun yoluyla çocuğa oyun yoluyla yardım etmeyi isteyen ebeveynler için hazırlanan atölyede çocuklar için iyileştirici oyunlar oynanarak uygulamalı şekilde bir çalışma gerçekleştirilecektir.

Çocuklarınızla iyileştirici oyunlar oynamaya ne dersiniz?

Tarih: 10 Mart 2019 (Pazar)

Saat: 09:00- 18.00 arası

Yer: Antalya

Ücret: 28 Şubat tarihine kadar yapılan erken kayıtlarda 150 TL, 28 Şubat tarihinden sonra yapılan kayıtlarda 200 TL’dir.

Detaylı bilgi ve kayıt için: 0507 767 28 10

Çocuk Dünyası ve İyileştirici Oyunlar Atölyesi Katılımcı Yorumlarından Bazıları:

“Çok eğlenceli ve verimli bir atölyeydi. Hem eğlendik hem ne tarz oyunlarla çocuklarımızın hayatına katkı sağlayacağımızı öğrendik. Aslında onlarla oynarken kendi yaralarımızın da şifa bulacağının farkına vardık.Teşekkür ederim. 😊

“Hem eğlendik hem öğrendik eğitim sonrasında da çocuklarımızı eğlendirdik😊 cocukların keyif alarak ve en önemlisi anne babasını hissederek oynayacakları oyunlar için teşekkür ederiz.”

ÇOCUKLAR VE BABALARI

Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim bir kere öldü kör oldum.

Yıkadılar, aldılar götürdüler

Babamdan ummazdım bunu, kör oldum.

Siz hiç hamama gittiniz mi?

Ben gittim; lambanın biri söndü.

Gözümün biri söndü kör oldum.

Tepede bir gökyüzü vardı yuvarlak,

Şöylemesine maviydi kör oldum.

Taşlara gelince, hamam taşlarına;

Taşlar pırıl pırıldı, ayna gibiydi.

Taşlarda yüzümün yarısını gördüm.

Bir şey gibiydi, bir şey gibi kötü,

Yüzümden ummazdım bunu kör oldum.

Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?

Cemal Süreyya

“Mehtaplı bir geceydi. Önde babam, ardımda anam… Babamın peşi sıra gidiyor ve toprakta oluşan ayak izlerine basmaya çalışıyordum. İnsanın ardı sıra gidebileceği bir babasının olması ne harika bir şey” dedi ve ekledi; “Ama…”

Günümüz ailesi ‘babasız’ ne yazık ki…  Tabii ki de bir babaya sahip. Ne ki, görevlerini, sorumluluklarını, dahası babalığını başkasına devretmiş olarak var. En çok da anneler hem  anne, hem de baba olarak var olmaya çalışıyorlar. Sonuçta onlar da, babalık yapmaya çalışırken, annelikten de oluveriyorlar, babalığı da yapamıyorlar.

Oysa babalık, kolay kolay devredilemeyen bir şey. İnsan bir kere baba oldu mu, artık sonsuza kadar baba… Bu görevin bir kısmını anneye, bir kısmını öğretmene, diğer bir kısmını hocaya, öbür kısmını ekrana (tv, bilgisayar, telefon, vs), daha bir büyük kısmını paraya bırakmakla babalıktan sıyrılamıyor. Dağ gibi durmakta orda hala.

Baba olmakla, babalık yapmak apayrı şeyler halbuki. Çocuğumuz doğunca baba oluveriyoruz; babalık yapmış olmuyoruz. Doğumuyla bizi sonsuza kadar değiştiren, baba yapan o minik yavrucak, bizden de bir isteği var yaşamının büyük kısmında, hatta yaşadığımız sürece; Babalık icra etmemiz.

Çocuklar, izlerini takip edebileceği ebeveynler ister çok şeyden önce. Gücüne ve koruyuculuğuna şahitlik edebileceği babalar ister. Ebeveyninin sevgisinden daha çok kendi sevgisinin anne-babasına ne kadar da iyi geldiğini görebilmeyi ister. Aslında çocuklardan daha çok bizim onlara ihtiyaç hissettiğimize şahitlik etmek ister. Bu ihtiyaçları yalnızca annesinden ve ya bir başkasından alıyor olması da yeterli olmamaktadır. Çocuğun dünyasında kim varsa beklenileni yapmalıdır. Vefat eden babanın olmayışını bir çocuk kabullenip bir şekilde bunu tolere edebilirken, hayatta olduğu halde OLMAYAN bir babayı kolay kolay hazmedememektedir.

İmam Gazali’nin ifadesiyle; ‘Çocuk babadan Allah’ın celalini, anneden de cemalini’ öğrenmektedir. Çocuğun celali öğrenebilmesi için de, babanın yaşamına şahitlik edebilmelidir. Günümüz hayatında genellikle, çocuklar gün içinde babalarını görmemekte, hatta bazı çocuklar babasının ne iş yaptığını bile bilmemektedir. Çocuk ve baba birlikteliği ise sadece akşamın belli saatleri ve tatil günleri mümkün olmaktadır. Bu şartlarda, çocuğun celal sahibi, kural koyan ve bunu uygulatan, otorite sahibi yani alanında güvenilir, sözü dinlenir bir kişi olan babayı tecrübe edebilmesi için, babaya her zamankinden fazla iş düşmektedir. ‘Olmayan’ bir babaya mukabil, ‘olmak’ demek despotlukla zulüm ve sertlik demek de değildir. Her şeyden önce, belki de yavrusunun varlığından hoşnut olabilme, bu nimetin kadrini kalbinin en derununda yaşayıp bunu gözleriyle evladının gözlerine akıtabilmek, yaşamına girdiği için onunla onur duymak ve bunu ona sunabilmektir baba ‘olmak’. Bu hal ile birlikte evladının yaşama sanatını öğrenmesi esnasında en yakınında olabilmektir.  ‘Evladıma, ihtiyaç duyduğu baba olacağım!’ niyetine bürünebilmektir. Bu niyeti sulamaktır yavrusunun sevinçleriyle.

“İnsanın ardı sıra gidebileceği bir babasının olması ne harika bir şey. Ama bilmiyorum ki ben ardından gelinecek bir baba mıyım? Değil mi ki; İnsanın babaya, sadece doğmak için ihtiyacı yok!”

Affetmek

İnsan psikolojisinde rahatsızlığa sebep olan durumlardan biri de, hiç şüphesiz kişiler arası ilişkilerdeki uyumsuzluklardır. İnsan ilişkilerinde ‘tutukluğa’ sebep olan bu uyumsuzluklar zamanla, kişinin iç dünyasında ciddi bunalımlarla sonuçlanabilmektedir.

Özellikle ikili ilişkilerde ortaya çıkan bu uyumsuzluklar, mahiyeti ne olursa olsun, iki taraf açısından da ciddi ‘psikolojik baskı’ oluşturmaktadır. Ortaya çıkan bu uyumsuzluklar ister haklı bir sebebe dayansın, ister yanlış anlamaya dayalı olsun, insanın karşısına, taşımaya mahkûm olduğu bir yük olarak çıkmaktadır.

Kişiler arası ilişkinin bozulması sonucunda, haliyle kişide ‘öfke’, ‘nefret’, ‘kin’ gibi düşmanlık kokan duygular gelişmektedir. Burada bir düşünme arası verelim: Bir insan olarak bizim ilişkilerimizin bozulduğu ve sonucunda ruhumuzda ‘ağırlık’ oluşturan duyguların biriktiği durumlar nelerdir? Buna cevap olarak şunları söyleyebiliriz: Genellikle “karşımızdaki kişiyi suçladığımız” (haklı bir sebeple veya yanlış anlamayla), “onun bizi engellediğini hissettiğimiz”, “bizi aşağıladığını”, “küçük gördüğünü” düşündüğümüz zamanki durumlar…

Oysa sebebi ne olursa olsun önce bizi ‘yakmaktadır’ bu olumsuz duygular, bize zarar vermektedir. Psikolojik dünyamızda baskılara sebep olmakta ve öfke hissettiğimiz kişiden dolayı insanlar arası ilişkimizin samimiyet düzeyi düşmekte ve kimi zamanda ‘sosyal tutukluğa’ sebep olmaktadır.

Öfke, kin, nefret gibi sosyal ve psikolojik hayatımızı derinden etkileyen olumsuz duygulara karşı oluşturmamız gererken, en güzel strateji “affı tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir!” İlahi hitabına kulak vermektir. Affı tutmak, affedici olmak, bağışlayabilmek… Kişinin muhatabını gerçekten affetmesi, önce kendi ruhunu özgür bırakması demek olduğunu hemen herkes tecrübeyle bilir sanırım.

‘Affetmemenin’ aslında muhataba hata yapma hakkı vermemek olduğu az çok bellidir. Çünkü öfke, kin, nefret duygularına sahip kişiler genellikle kendileriyle şu şekilde iç konuşmalar yapmaktadır: “Nasıl bana böyle davranabilir?”  “Böyle davranma hakkını kimden almış?” “Kendini beğenmiş! Burnu havada!…” “Beni nasıl aşağılayabilir!” “Beni hiç sevmiyor, beni dışlıyor.”  Benzer olumsuz düşünceler kişinin zihninden akar durur. Haliyle bu düşünceler, olumsuz duyguları oluşturacak, olumsuz duygular da o kişiye karşı olumsuz davranışların tetikleyicisi olacaktır. Kendine olumsuz (öfkeli, pasif-agresif/içten pazarlıklı, soğuk) şekilde davranıldığını gören muhatabımız bize karşı büyük ihtimalle, bizim duygu ve düşüncelerimizi pekiştirecek şekilde karşılık verecektir. Sonuç olarak da bir kısır döngüdür döner gider. İçimizde taşımaya kendimizi mahkûm ettiğimiz olumsuz duygularımız ve bunların bizim psikolojik dünyamıza yansıyan neticesi…  Oysa çoğu zaman zaten, ‘öfkemizi muhatabımıza yansıtmayıp içimizde barındırarak’ büyük bir fazilet örneği de(!) gösterdiğimizden muhatabımızın haberi bile olmaz. ‘Tavşan dağa kızmış dağın haberi bile olmamış.’

Böyle bir durumda işin bir de şu tarafı vardır ki; içimizde başka başka duygular, düşünceler geçerken, dışımızın bambaşka bir şekilde görülmesi… Yani içimizle dışımızın bir çizgi üstünde buluşturamamanın verdiği bilinç dışı çatışmaları yaşatırız kendimize.

Oysa en selametli yol olan “af” yolu bütün cazibesiyle önümüzdedir. Eğer bir an kabullenebilirsek, muhatabımızın da hata yapabilirliğini, bize bizim istediğimiz gibi davranmaya mecbur olmadığını ve yaptığı birçok şeyin kendisinin de farkında olmadığını, o zaman kendi ruhumuzu ve onun ruhunu özgür bırakmanın zevkini tatmış oluruz.

Öfke duyduğumuz kişilerin gözlerinin ta içine, gönülden bakmayı engelleyen duygular, muhatabımızı bağışladığımızda yok olup gitmektedir. İşte bu yüzdendir ki, kendi psikolojik dünyasını ve toplum hayatını korumayı düşünen kimsenin elindeki en parlak kılıç ‘af’tır. Yani muhatabını bağışlayabilmesi…

 

Çiftten Bir’e Atölyesi Antalya

Bu bir eğitim ya da seminer değildir.
Çiftlerin birlikte güçlendikleri, ortak çalışmalar yoluyla, ‘özel bir bağ ve hal’ yaşadıkları iki günlük bir deneyimdir. Bu bağ, çeşitli düzeylerde fark edilir hale gelir. Böylelikle bireyler, eşi aracılığıyla ‘kendi merkezini’ bulur, yani dağılmışlıktan ve yorgunluktan kurtularak özgüvenli hale gelir ve kişisel dayanıklılığını artırmış olur. ‘Merkezlerini-özgüvenlerini’ bulan, çocukluktan gelen yaralarını iyileştiren ve dayanıklılığı artan bireyler, eşleriyle çok daha derin ve farklı bir ilişki yaşamaya başlarlar.
Tıpkı workshopa katılan bir eşin dediği gibi; “Sadece eşimle benim bildiğim, başkasına anlatılması mümkün olmayan, birbirimizle göz göze geldiğimizde bile anladığımız bir şey bu. Tarifi ve adı yok!”

Workshoptaki çalışmalar yoluyla, eşler kendi kişisel dayanıklılığını artırdığı gibi, zor zamanlarla başa çıkmak için etkili ve basit yollar deneyimlerler.
‘Evliliğin anlamı’nın yeniden belirginleştirilmesi çalışmalarıyla da (Aile Hayat Ağacı), ilişkinin çatısı güçlendirilmekte ve böylelikle ailenin gidebileceği yol güçlendirilmiş olmaktadır. Eşlerin ortak hayalleri canlandırılır.
‘Yeniden derinlik kazandırma’ çalışmalarıyla ise, ihtiyaç duyulduğunda ‘bağ’ı güçlendirmek ve ilişkide derinlik kazanma becerisi geliştirilmektedir.
Bunlar gibi daha bir çok özel çalışmayla evliliğin büyülü dünyasının derinlekleri keşfedilmektedir.

 

Tarih: 22-23 Aralık 2018 (cumartesi – pazar)

Saat 09.00-19.00

Yer: Antalya

Ücret:  1000 TL’dir. 15 Aralık tarihine kadar erken kayıt ücreti 850 TL’dir.

Kayıt ve daha detaylı bilgi:  0507 767 28 10

 

Atölyeyle ilgili ayrıntılı bilgi için, bağlantıyı takip edebilirsiniz; http://wp.me/P8KWXI-3G

İnsan küçücük, dünyadan habersiz olarak biçare ve zavallı olarak doğar. Ama oysa bütün âlemi içine alabilecek ve yeryüzüne halife-tanık-şahit olabilme yeteneği ile donatılmış olarak yaratılmıştır. Dünyaya gözünü açmasından itibaren, daha farkına bile varmadığı, aklının göremediği ama istidat-kabiliyet gözünün çok iyi gördüğü kemaline, mükemmelliğine doğru ilerlemeye başlar. Hem de ne başlangıç… Her kemale karşı duyulan iştiyakın, arzunun insana layık olan haliyle beliren bir inkişaf, bir ilerleyiş belki bir yüceliş…

Fıtri süreç içinde o küçük çocuk büyümektedir ve büyürken insan olmanın gereklerini yerine getirmektedir; farkına varmasa bile. İnsan olmanın bir gereği gibi, önümüzde duran, “hata yapma hürriyetini” kullanır insan büyüdükçe. Oysa mükemmelliğe istidat gözünü dikmiş olan insan, bilerek ya da bilmeyerek yaptığı her ‘hata’da derin yaralar almaktadır. Zaman içinde, benliği kusursuzluk – kusur/hata ikilemi arasında kalakalır. Sonrası hepimizin yakından bildiği derin iç çekişmeler, bitmeyen iç çatışmalar, huzursuzluk, sıkıntı, helecan-kaygı ve karanlık, karamsar, ümitsiz bir ruh hali… İnsana Yaratıcısı, İmam-ı Gazali’ye göre, Rububiyet sıfatları da verdiği için, insan benliği gerçek mahiyetini unutup, Rab gibi, kendini kusursuz, hatasız, günahsız görmeye, hissetmeye başladığında, inkâr edemediği hataları belirir durur içinde. Çünkü “biz neyin fücur neyin takva olduğunu ilham ettik” buyurur Rab Teâlâ. Ama bir taraftan da insan inanılmaz bir gayretle inkâra çalışmakta, yok saymaktadır hatalarını. Bilinç düzeyinde, hayatı boyunca öğrendikleriyle doğru orantılı olarak kabullenmektedir kişi hatalarını ve tövbe etmektedir devamlı diliyle. Oysa bu kabulün sadece bilinç değil, bilinç dışı seviyesinde de, yani bütün benliği ve kalbiyle olması, bu dertten kurtarmaya hizmet edebilir kişiyi. Bitmeyen iç çatışmaların derdinden… Oysa “çekişmeyiniz…” diye emreder, Allah Teâlâ Kuran’da.

Oysa yapılacak şey, kendini var olan hatalarıyla birlikte kabullenmektir. Belki bir başka ifadeyle kendi kendini affedebilmektir. Affetmek… Yani, hata yapabilirliğini kabullenmek…  Hani kimi zaman derin bir öfke besleriz içimizde birine; güya bizi kızdırdı diye. Affetmeyiz onu, affedemeyiz. “Nasıl olurda böyle bir hata yapabilir?”  diye düşünürüz. Bu öfkenin ağırlığının sırtımıza, nasıl da ağır geldiğini bilmeyen yoktur sanırım. Ama muhatabımızı ‘gerçekten’ affettiğimizdeki ruh dinginliğini de biliriz elbette. Affın inanılmaz hafifliğini… Aslında affetmekle, hata yapabilirliğini kabul etmiş oluruz onun.

İşte aynen kişiler arasındaki bu hata-af yaklaşımı ve bu yaklaşımın faydası kişinin kendi içindeki dünyası için de söz konusudur. Derin veya yüzeysel ruhi bunalım yaşayan bir kişi kendini affedebilirse yani hata yapabilirliğini kabul ederse, yani eksik olduğunu ve kusursuz bir tanrı olmadığını kabullenirse, ruhunu ezen gerginlikten sükûnete geçişi yakalayabilir. Yani gerçekten istiğfar ederse, kemaline, mükemmelliğine doğru şevkli, istekli yolculuğuna devam edebilir. “Gerçek, gerçekten istiğfar” belki de kendini hatalarıyla kabullenebilmesidir kişinin… Pür kusur olduğunu itiraf ve kusursuzluğun bir İlahi Zata ait olduğunu idrak hali…  Bir başka ifadeyle kişinin kendini bağışlayabilmesi…  Ama yaptığı eylemin sorumluluğunu alarak, bunun mahcubiyeti içinde bunu yapabilmesi… Yani ‘suçluluk’ yerine ‘utanma/mahcubiyet’ duygularıyla yoluna devam ederek…

 

Şu dünya üstüne gelen insanın en büyük sorunu olan, ‘anlama ihtiyacı’ karşısında, hatta yanı başında başka bir sorunu barındırmaktadır: ‘Anlaşılma ihtiyacı.’

Evet bu iki mesele insanoğlunun, çözümlenmemesi halinde, derin yaralarını kanatan bir ihtiyaç olarak durmaktadır karşısında.

‘Anlama ihtiyacı veya anlam arayışı, başka bir yazının konusu. Bu yazının konusu ise insanın diğer ikinci büyük sorunu olan ‘anlaşılma ihtiyacı’ üzerine…

Her insanda kalbinden geçen duyguları ya da zihnindeki fikirleri bir başkasıyla paylaşma ihtiyacı vardır. Hatta insanı en ziyade tatmin eden şeylerden biri, kişinin kendi kalbinde ve zihninde var olan ince duygu ve düşünlerini, tam anlayışlı olabilecek, kendine mukabil bir kalp ile paylaşımda bulunmaktır.

Her insan anlaşılmak ister. Bu anlaşılma isteği, duygu, düşünce, Spritüel/manevi ve davranış boyutlarının üçünü de içine almaktadır. Peki insanın bu anlaşılma ihtiyacı her zaman karşılanabilmekte midir? Ya karşılanmazsa ne olur? İnsanoğlunun psikolojik sağlığıyla yakından ilgili olan kısım burasıdır. Çünki karşılanmamış her ihtiyaç ve istek gibi, bu istek ve ihtiyacın da karşılanamaması, kişiyi gerek bilinç düzeyinde ve gerekse bilinç dışı düzeyde strese sokacaktır. Bu stres düzeyi ise, kişinin varoluşuyla ilgili temel bir ihtiyacın giderilememesine bağlı olduğu için, elbette ki sokakta yürürken vitrinde gördüğü ve hoşuna giden her hangi bir nesneyi alamayan bir kişinin stres düzeyinden farklı olacaktır. Anlaşıl(a)mama durumu, kimi zaman yokluk gibi hissettiren, ‘yalnızlık’ durumunu sonuç vermektedir. Çünki kişi, ‘kabul edilme’ gibi bir diğer temel ihtiyacından mahrum kalmış, bir anlamda anlaşılmadığı için reddedilmiştir. Reddedilmişliğin acısını ise hemen hemen herkes bilir. Bu durumdaki bir kişi, bir taraftan acı çekmekte, bir taraftan da anlaşılmadığı için toplumdan dışlanmasına sebep olan duygu-düşüncelerini ya kontrol altına alıp bastırma ya da anlaşılabilecek seviyeye getirmenin mücadelesini vermektedir. Elbette ki her mücadele gibi bu mücadele de kişi üzerinde, gerilim, endişe ve korkulara yol açmaktadır. Dolayısıyla kişi bu gerilimi azaltmanın yollarını arayacak ve enerjisinin büyük bir kısmını bu gerilimin ‘sükunet’ düzeyine inmesi için harcayacaktır.

Bu enerji harcama biçimi ise kişinin mizacına göre, ya dışa yönelik, ya da içe yönelik olmaktadır. Yani kişi ya kendini bir türlü kabul ettirmenin yolunu arayacaktır. Kendini anlamayan kişilerle, onları kimi zaman anlamak istemeyen kişiler olarak değerlendirerek, mücadeleye girecektir. Aslında bu mücadele kişinin varoluşunu, varlığını kabul ettirmeye çalışmanın ta kendisidir. Çünki anlaşılmamış kişi, her hangi bir kalpte ve akılda aks-ı seda bulmamıştır. Hele bir de kişi, bu duygu ve düşüncelerini ifade edecek ortamı dahi bulamamışsa gerisini bir düşünün. Yani yok gibi bir şey…  çünki var olmanın belirtisidir, düşünce ve duygu, his, hal ve davranış. O duygu ve düşüncenin anlaşılması ise, varlığın kabulü bir manada. İşte varoluşuna bu denli bir tehdit algılayan kişi, o tehdidi oluşturanlara karşı farklı bir varoluş ispat yolunu seçmektedir. Genellikle bu mücadele içinde bulunduğu topluma (ya da karşısındaki kişiye) aykırı duygu, düşünce ve davranışlarda bulunmak şeklinde olmaktadır çoğu zaman . Yani saldırganlık… Elbette bilindiği gibi, saldırganlığın da dereceleri muhteliftir.

Mücadele şeklinin bir diğer çeşidi ise, içe yönelik mücadeledir. Kişinin, çok çeşitli sebeplerden dolayı, içinde yaşadığı topluma (ki bu düşünceleriyle ilgili olan bir kişi veya küçük bir grup da olabilir), doğrudan doğruya çatışmaya girmeme isteği sonucunda oluşur. Kişi varoluşunu kabul ettirebilmeye yönelik mücadelesini kendi duygularını ve düşüncelerini kabul edilebilir düzeye çekmeye çalışmakta harcar. Bu da sonuç olarak, içe dönük, girişken olmayan, bir varlık gösteremeyen bir kişilik ortaya çıkarmaktadır. Bu durumdaki bir kişi bir varlık gösteremez, çünki kendi varlığı ile ilgili sorunlar yaşamaktadır belli bir düzeyde dahi olsa.

Anlaşılmamanın doğurduğu bir sonuç olan kabul görmeme, varoluş açısından kendilerini güvensiz bir ortamda, kendilerine güven(e)meyen fertler ortaya çıkarmaktadır. Buradaki kendine güven, varlığını diğer insanların varlığı düzeyinde kabul edilebilir olarak görememeyi ifade etmektedir.

Anlaşılmamanın sonucu olarak, kendi varlığı ile ilgili olarak, gerçekçi bir kabul düzeyine ulaşamayan birey, anlama ihtiyacını da tam ve gerçekçi olarak tatmin edememektedir.

Tatmin edilmemiş, anlam ve anlaşılma-kabul görme ihtiyaçları ise sonuç olarak çeşitli ruhi problemleri doğurmaktadır.

Anlaşılmadığı yani kabul görmediği için psikolojik dünyasında birçok sorunlarla yüz yüze gelen kişilere yardımcı olmanın en kolay ve tek yolu, konuşmaktır oysa.

Evet, insanlar konuşa konuşa anlaşır demiş atalarımız. ‘Anlaşırlar’ yani birbirlerini karşılıklı anlarlar. İçinde sakladığı ve kimseyle paylaş(a)madığı düşüncelerini dinlemekle, kabul etmeseniz bile anlamakla, içi neşeyle dolan, ferahlayan, rahatlayan, sakinleşen kişileri görmüşüzdür. Hepimiz biliriz ki, bir kişiye yapılabilecek en büyük kötülüklerden biri, onu yok saymaktır. Böyle olunca, bir kişiye yapılabilecek en büyük iyiliklerden birinin de onu var kabul etmek olduğu görünmektedir. Oysa cehennem bile yokluktan kurtuluş olduğu için bir çeşit rahmet olduğu söylenmektedir.

Bir başkasının bizi anlayıp kabul etmesi beklentisi içine girmenin insan psikolojisine yükleyeceği ağır yük apaçık ortadadır. Her kesin bizi kabul etmesini beklemenin, muhatabı kabul makamı bizim ise muhtaç makamında görmek olduğu için, kalbe vereceği dilencilik halinin ağırlığı altında ezilmemenin tek yolu, kabul makamı olarak tek makam ve merciyi seçmekte yatmaktadır. Kişinin kendini kabul edebilmeyi öğrenmesi, onayı kendinden alabilmesi gerekmektedir.  Kendi kalbindeki ‘güçten’ güç alabilmeli, kendi özünü referans alabilmelidir. Kendi değerler sistemiyle tutarlı şekilde yaşaması gerekmektedir.